Seyyar Satıcılarımız :

Özellikle çocukluk ve gençlik yıllarımızda seyyar satıcılar hayatımızın bir parçasıydı. Kimisi omuzlarında iki kefeli terazi, küfeleri, ya elinde ya sırtında sepet, heybe, sele, güğüm; belindeki kuşakta dirhemleri, en önemlisi en arka odadan bile duyurabildikleri nidaları ile İstanbul’un sesi, rengi, kokusu idiler seyyar satıcılar.

🚶 YAYA GEZENLER

🚚 ARAÇLA GEZENLER

🧺 SABİT NOKTADA BEKLEYENLER

YAYA GEZENLER

Cadde ve sokakları yürüyerek dolaşan
seyyar satıcılar bu grupta yer alır.

Özellikle çocukluk ve gençlik yıllarımızda seyyar satıcılar hayatımızın bir parçası idi. Kimisi omuzlarında iki kefeli terazi , küfeleri, ya elinde ya sırtında sepet, heybe, sele, güğüm; belindeki kuşakta dirhemleri, en önemlisi en arka odadan bile duyura bildikleri nidaları ile İstanbul’un sesi, rengi, kokusu idi seyyar satıcılar.

Onları 3 grupta toplamak mümkündür.

Yaya gezenler – Atlı veya atsız tekerlekli arabalarla gezenler veya sabit bir yerde tezgah açmış olanlar

1- YAYA GEZENLER :

Yoğurtçular arada bir elindeki zili sallar ve “Yoğuuurtçi!” diye bağırırlardı. Uzatılan sepetlere veya çocuklarla gönderilen tabaklara yoğurt koyarlardı. Yoğurtların bulunduğu tepsiler ağaç askının iki kefesine konurdu. Yoğurt satışında tabak önce el terazisinin kefesine yerleştirilip diğer kefeye beyaz mermer veya düzgün taşlarla darası alınıp boş tabak dengelenir sonra istenilen gram konurdu. Sipariş eğer kaymaksız isteniyorsa teneke el küreğinin ucuyla kaymak tepsiden sıyrılır, bir silkeleyişte küçük çekmeceye aktarılır sonra da külçe halindeki yoğurt bıçakla kesercesine tabağa kalıp gibi yatırılarak tartılırdı.

Sütçüler atla, merkeple veya yaya olarak sokakları dolaşır abonelerine litreyle süt dağıtırlardı. Sütçülerin el terazileri olmazdı, saçtan yapılma bir büyük süt güğümleri, bir de yarım ve litrelik kulplu ölçü birimleri vardı. Bazılarında beraberlerinde 250 gramlık ölçü de bulunurdu. Yarım litre veya bir buçuk dediğiniz zaman, bununla tepeleme doldurup ölçmüş olur, tencerenize ayaküstü boşaltırdı.

Şerbetçiler Meşrubat sektörünün gözdesi şerbetti. Meyve özü, su ve şeker karışımı bu içecek ya da şurup, yaz aylarında kent insanının serinlemesine vesile olurdu. Ayrıca misafirlere şerbet ikram etmek de adettendi. 

Lahmacuncular, Genelde sepete benzer kalıpta ama ahşaptan yapılma beyaz ve uzun bir tekne içinde lahmacun satan adamlardı. Sepetin kapağını açtığında ıslabir bez gözükür, bezi kaldırınca alttan normal lahmacundan daha küçük, %95 i soğandan mamul lahmacunlar olurdu. Zaten tadını veren araya konan malzemeler (domates,yeşillik v.s) olurdu. Okul ve Hastane önlerinde gezerlerdi genelde.

Macuncular , ahşaptan yapılma üç bacaklı sehpalarını omuzlarından indirir, üzerine sekiz gözlü teneke macun tepsisine koyar, kenarına da konik külah kapağı asılırdı. Çok gözlü tepsiden reçine kıvamında çektikçe uzayan rengârenk macunları tornavida ucuyla alan macuncu, önceden kesip hazırladığı küçük kalem gibi tahta sapların etrafında ani dar çaplı turlarla sarıp verirdi. Macun dolu gözlerin tam ortasından kesilmiş yarım bir limon dururdu. Çubuğa sarılı macunu limona da sürerse, tatlı macun mayhoş, ekşili ekşili pek bir güzel olurdu.

Elma Şekeri Satıcıları Genelde sepetleri ile okul veya park önlerine gelip satış yaparlardı. Sattıkları kırmızısı en güzel şekerin poşetini çıkarırken dikkatli olmak, sapı elmadan çıkarmadan yemek ve önemli olan elma şekerini bir etik çeperi dahilinde ısırmaktı.

Düdüklü Horoz Şekercileri horoz şekerini hem imal eden aynı zamanda satışını yapanlardı. Çoğu kez hep ötmeyeni  veya sesi zor çıkanı denk gelir, belirli bir süre yaladıktan sonra ısırarak, çıtır, çıtır yerdik.

Limonatacılar tüm yaz çarşıda limonata, vişne suyu, kayısı suyu veya diğer meyvelerden yapılmış meyve suları satarlardı. Sırtlarında içi kalaylanmış, dışı bakır veya pirinçten yapılmış ibriklerle dolaşarak, ellerinde bardaklarla soğuk, buz gibi meşrubatlar satarlardı. Bardağa limonatayı doldurmada dibi delik bir şişe den hazırladıkları aparatıda kullanırlardı “Limondan iç, kayısıdan iç” diyerek çarşı-pazar dolaşırlardı.

Şıracılar Şıra, Türk mutfağında kısmen fermante edilmiş üzüm veya elma suyundan yapılan alkolsüz bir içecektir. Tadı, içerdiği yüksek orandaki fruktozdan dolayı tatlıdır. Kırmızı toprak rengindedir.

şıracı ile bozacı osmanlı zamanlarının bilinen iki keyif üreticisi ve satıcısıdır. o zamanlardaki toplumsal ikiyüzlülüğün tespitidir. Ssözde içki yasaktır ama yönetim bilerek şıracıya da bozacıya da göz yummuştur. Bunlardaki alkol oranları zaman zaman değişse de bugünkü bira düzeylerine yakın olduğundan dolayı bu deyiş, ikisinin de benzeri bir kaynağa dayandığını, keyif verici maddeler üreten ve satanlar olduğunu, bu nedenle de birinin, diğeri lehine şahitliğinin çok da güvenilir olamayacağını anlatan bir söz öbeğidir.

Bozacılar, Boza, darı irmiği, su ve şekerden üretilen bir kış içeceğidir. Bilinen en eski Türk içeceklerinden biridir. Boza, genelde kış aylarında tüketilir. Boza, genelde kış aylarında tüketilir. “Vefanındır kaymaklı booozaaa” sloganı ile geceleyin gezen seyyar bozacılar vardı. Yanında tarçın ve leblebi ile tüketilmesi tercih edilirdi.

Dutçular, “Dut ye bal ye dut ye, Mecidiyeköy’ün bunlar” bağırtısı sık sık tekrarlanırdı, dut mevsimi kısaydı, geçiş sabah öğleye kadar olur, sabah erken dut ağaçlarından silkelenen dutlar, beyaz örtü serilmiş dut tezgâhına doldurulur, önden arkadan uzantılı saplar, iki kişi tarafından tutularak dut tezgahı dolaştırılırdı. İstanbul’un dut ağaçlarıyla ünlü Mecidiyeköy semti 60’lı yıllara dek gerçekten dutluktu.

Ayvacılar, Okul önlerinin, maç günlerinin vazgeçilmeziydi. Ayvacı, pazar hamalı küfesine doldurduğu ayvaları sırtında taşırdı. Ayvaların daha doğrusu küfe içinde olanın sırtayken dışarıdan görülmesi için bir kaçını çubuğa takar hasır sepet örgü küfenin yanına sıkıştırırdı.Ayva alıcısı özenle küfeden ayvayı seçer, büyüklüğüne göre ayvacının takdir ettiği fiyatı öderdi. Ayvalar teker teker satılır, dişlenerek yerken boğar ama yemek gibi tok tutardı. Stat önlerinde satılan ayvaların çoğu yarısı yendikten sonra, sahaya hakeme veya futbolculara protesto amaçlı atılırdı.

Baloncular İki tip balon vardı. Uçan balon yokken normal balonlardan 15-20 tanesini bir değneğe bağlayan baloncu “Haydi bebelere baloooon” nidaları ile sokakları gezer balon satardı.Sonraları şekilli balonlar çıkmıştı ki bunların bazıları tavşan kulaklı olup, Şişirme, bağlama yerine ayak biçiminde mukavva konur, bu ağırlıkla balonun ayakta durması sağlanırdı.Uçan balon çıkınca herşey birden değişti, normal balonun havası da, kendisi de söndü. Uçan balonlar gerçekten uçuyordu, her çocuk sokağa çıkınca bileğine bağlanan balonla yürümekten pek mutlu olurdu. Anneler babalar balon almamak için “Şimdi otobüse bineceğiz, balonla almazlar sonra” diyerek balon almaktan kaçınırlardı. Renk ahenk balonlarla baloncular çocuk parklarında, lunaparklarda, sokaklarda dolaşırlar, hafta sonları satışları artardı.

Bileyiciler Bıçak bileyici iki tip olurdu, ayakta bir pedalla döndürdüğü kayışlı bisiklet tekerleğine bağlı zımpara taşı döndükçe evlerden gelen veya kasabın bıçaklarını talepler bitene dek bilerlerdi. Biley makinesini omuzlarında taşıyarak dolaşırlar, çağrıldıkları bir evin önüne gelince tezgâhı kurar evde ne kadar bıçak, makas varsa bileylerler, bileyicinin çalışmasını diğer evlerden görenler de bıçaklarını getirip sıraya girerlerdi. Bileyiciler çokça bıçak bulunan kasaplara da uğramayı ihmal etmezler, tüm bıçakları jilet kadar keskin olana dek bilerlerdi, “dikkat edin, çok keskin oldu” diye uyarırlardı.

Kalaycılar,Genellikle iki kişi birlikte çalışır, biri kalaylanacak bakır kapları getirir götürür, usta da mahallenin boş arsasında toprağa küçük bir çukur açarak körük yardımıyla yaktığı mangal kömürü ateşte kalaylanacak tencere ve kapları nişadırlar ve maşayla tutup döndüre döndüre kalaylayarak pırıl pırıl teslim ederlerdi. Kalaylanan fiyatlarını kalaycı tencerenin, cezvenin, iki kulaklının, kapaklı sahanın büyüklüğüne göre fiyatlardı. Kullanılan kapların kalayları bir iki ay ancak dayanır, alttan bakırlar görünmeye başlayınca işlem yenilenirdi.

Muslukçular, Alet edevatları doldurduğu eski püskü, oldukça şiş görünen bir omuz çantası ile sokaklarda dolaşırdı. “Mussslukciaaa” diye yaptığı işe bir tür renk katarak bağıran muslukçular, en çok damlayan musluklara kösele değiştirirdi. Evin hanımı damlayan musluğu muslukçuya gösterir, muslukçu pazarlık sonucu, İngiliz anahtarı ile açtığı musluk gövdesine uygun kösele contayı takar, keten liflere sabun sürüp, sarar, gövdeyi yerine takardı.

Lehimciler Sokaklardan eskiden mutfaklarda kullanılan ve delinen gaz ocaklarını tamir için lehimciler de geçerdi. Ayrıca o zamanlar onlar vasıtası ile çatı oluklarının tenekeleri bile lehim yapılırdı.

Lağımcılar, eskiden sırtına attığı kazma kürek ile sokaklarda lağımcı diye dolaşan ustalardı. Kanalizasyonların yada normal tuvaletlerin yanlış kullanımlar ve özensizlik sonucu tıkanmaları ile bu lağımcılar çağırılırdı. Lağımcıların en önemli aletleri taşıdıkları tel idi. Bu tel ile tıkanıklıkları çözerlerdi.

Süpürgeciler, Süpürgeler satıcıların omuzunda sokaklarda dolaşanlar tarafından evlere ulaştırılırdı. El süpürgelerinin makbul olanı Edirne otundan yapılanlardı, süpürgeci satın alana bir gece süpürgeyi su dolu leğen içinde bekletmeyi önerirdi. El süpürgesi ile süpürülen halıların tüyleri parlak olurdu.

Hallaçlar, Bir şiltenin pamuğunu atmak için kullanılan araç gereç ise yay ve tokmaktı. Yay, kestane ve çam gibi ağaçlardan yapılıp içi boş ya da dolu oluyor, yaya gerilen “kiriş” ise hayvan bağırsağından yapılıyordu. Bu kirişi, atılacak pamuk arasına sokup tokmakla titretmek ise hüner işi, meleke istiyordu. Hızlı vursanız kiriş kopar, yavaşı denerseniz pamuğu açmazdı. Her iki kolu da yorar türden bir işti. Pamuk atımının yazın açık havada yapılmasının nedeni ise, pamuğun hem kabarması, hem de hallacın tozlardan az etkilenmesiydi. Saçları bembeyaz olurdu.

Bohçacılar,”Bohçacı geldiii hanımmmm!” Çarşaf, dantel, masa örtüsü, nevresim, pikeleri gezdirirler, her kapıda bohçayı bir çırpıda açar, hanımlara ısrarla gösterir taksitlerle de satarlardı.

Niyetçiler, Şans-kader-kısmet avazları ile niyetçi geçerdi… Cam tablalı ahşap kutusuna imrenerek baktığımız, şimdinin çocuklarına göstersen yüzüne bile bakmayacağı oyuncaklar bulunurdu. Niyetçi amca mahalleye öğle saatlerinde dahil olur, bizler evlere koşar para alır geri gelip niyet çekerdik. şansına ne çıkarsa hesabı. çıkmasından en çok zevk alınan şey, burgu bir tele takılı pervane adlı oyuncaktı. Hediyesi olmayan Tavşan vasıtasıyla güya gelecekten haber veren türevleride vardı niyetçiliğin.

Ayıcılar, Ayıcılar’da geçerdi sokaklardan, önce bir ucu ayının burnuna, diğer ucu beline iki tur dolanmış zincirle bağladığı ayıyı, derili tef çalarak ayağa kaldırır, “Kocaoğlan hamamda nasıl yıkanır” der sonra da uzun sopa etrafında ayıyı döndürür, bu gösteri sonunda etrafta birikmiş ya da pencerelerden ayının oynamasını seyretmiş olanlardan, tefini açarak içine bahşiş koymaları için dolaştırırdı. Bazen ayıyla güreş tutmak isteyen meraklılar da olurdu, onlar güreş için ekstra ücret öderlerdi. Burnu zincirli ayı tam güreşi kazanacakken, ayıcı zinciri çekip güreşi sonlandırırdı.

“Ne bakıyorsun, ayı mı oynuyor?” Dönemin en moda deyimlerinden “Ne bakıyorsun, ayı mı oynuyor?” da bu nedenle ortaya çıkmıştı. 

Seyyar Dönme Dolapçılar, Dönme dolap mahalleye her geldiğinde neşe ve kardeşlik kokardı ortalık. Dönme dolapta annenin para vermesi yetmezdi, kendisi de gelecekti illa.  Bazılarımızın parası olmazdı,. varsın sunmasın, dönme dolap için dışarı çıkan anneler mahallede hiçbir çocuğun uzaktan izlemesine razı olmazdı, ayrıca dönme dolapçı amca da kıyamazdı zaten. O ilkel alet bizlere beraber sevinmenin tadını, birbirimize sahip çıkmayı, ve ufak şeylerle nasıl deliler gibi mutlu olunabileceğini öğretti.

Fırıldakçılar, da seyyar sepetlerle gezerlerdi. Rengârenk kıvrılmış kâğıtlarla rüzgâr fırıldaklarını sepete koyarlardı. Çocukluğumuzun en büyük eğlencesiydi fırıldak. En basit şekliyle kare biçimindeki bir kağıdı ortasında ölçülü bir boşluk bırakarak köşelerinden keser; kesilen her köşeyi ortaya doğru katlar sonra da köşeleri ortada üst üste gelecek bir biçimde pul ve toplu iğne yardımı ile birleştirirdik. Böylece fırıldak tamamlanırdı. Fırıldağın düzgün bir sopanın ucuna monte edilmesi ile işlem tamamlanırdı. Bunla uğraşmayanlar fırıldakçı dan almayı yeğlerdi.

Esansçılar koku satarlardı. Küçük camekanlı kutularında çeşit çeşit gül yağı,parfüm ve benzeri kokular, alüminyum kaplarda,küçücük şişelerde bulunurdu. Enjeksiyonla çektikleri esansı ceket yakasına püskürtürlerdi.Genelde cami önlerinde gezerlerdi.

Kunduracılar, Ayakkabı tamircisinin de seyyarı vardı, ayakkabıların burun ve topuklarına demir çakar, sonra da bir güzel boyarlardı. Ayakkabının tabanı delinir, yüzünün derisi sağlamsa ertesi yıla ona yeni bir taban yaptırılırdı. işte! bu işleme ‘pençe yaptırmak’ veya ‘pençe vurdurmak’ denirdi.

Seyyar gazete mecmua satıcısı Aboneleri vardı, herkesi tanırlardı, kimin ne gazetesi okuduğunu bilirdi. Sabahtan omuz askısına gazeteleri koyduğu gibi mahalleyi dolaşmaya başlar, apartman girişlerine topluca gazeteleri bırakırdı. Apartman sakinleri kapıcının dağıtmasını beklemeden kendi gazetelerini alır, kapıcı kalanları dağıtırken, gazeteci omzunda taşıdığı gazete ağırlığından kurtulmak için hızla dolaşmaya devam ederdi. Gazeteciyi yolda görüp gazete isteyen olursa gazeteci belinden kılıç çeker gibi ucundan tuttuğu gazete veya Hayat, Yelpaze, Akbaba Mecmuasını hızla çeker verirdi. Gazeteci hangi gazetenin koltuk altında ki yerini bilirdi, yanlış seçilmiş gazeteyi yeniden yerine koymak zahmetli işti. Gazete satışından aldığı parayı da yine göbeğine bağladığı kağıt ve demir paralar için iki gözlü olan para kesesine koyardı. Abonelerden ise parayı aylık olarak toplardı. Kim kaç dergi, kaç gazete almış bilirdi, itiraz eden de olmazdı.

Seyyar gazete mecmua satıcısı Aboneleri vardı, herkesi tanırlardı, kimin ne gazetesi okuduğunu bilirdi. Sabahtan omuz askısına gazeteleri koyduğu gibi mahalleyi dolaşmaya başlar, apartman girişlerine topluca gazeteleri bırakırdı. Apartman sakinleri kapıcının dağıtmasını beklemeden kendi gazetelerini alır, kapıcı kalanları dağıtırken, gazeteci omzunda taşıdığı gazete ağırlığından kurtulmak için hızla dolaşmaya devam ederdi. Gazeteciyi yolda görüp gazete isteyen olursa gazeteci belinden kılıç çeker gibi ucundan tuttuğu gazete veya Hayat, Yelpaze, Akbaba Mecmuasını hızla çeker verirdi. Gazeteci hangi gazetenin koltuk altında ki yerini bilirdi, yanlış seçilmiş gazeteyi yeniden yerine koymak zahmetli işti. Gazete satışından aldığı parayı da yine göbeğine bağladığı kağıt ve demir paralar için iki gözlü olan para kesesine koyardı. Abonelerden ise parayı aylık olarak toplardı. Kim kaç dergi, kaç gazete almış bilirdi, itiraz eden de olmazdı.

Tüfek Atıcıları Tüylü mermiyle hedefe tüfekle atış yaptıran vardı. Tüfekli adam atış bitince bir elinde tüfek, diğer elinde hedef tahtası sokaklarda dolaşırdı.


Sahillerde balonla aynı işi yapanlarda sonradan türedi ama bunların mermileri küçük bilyelerdi.

Sessiz filmciler, Dürbün gibi bir mekanizmadan film kareleri gösterip, siz bakarken anlatımı kendisi yapardı! Bir tahta kutu içine dünyaları sığdırır, mahalle aralarında gezer, çocukları “ilk kahramanları” ile tanıştırırlardı..

Tombalacılar, Bir elinde sigaraları ve torbası diğer elinde plastik numaralı kartlarıyla kahvehanelerde, birahanelerde gezerlerdi. Ellerindeki kartlar, yılbaşı tombalasında olan 15 sayının bulunduğu kartlara benzemez, plastik gibidir, tek sıra halinde 5 sayı vardır. toplamda 90 taş/sayı, 18 kart vardır. Rakamlar 1-19-37-55-73, 2-20-38-56-74 gibi 18 er olarak artar. Çekecek olan kişi kartını alır taşları çekmeye başlar, işin erbabı kart almaz “8’e çekiyorum” “15 ‘e çekiyorum” der taşları çekmeye başlardı, kartlardaki numaraları ezbere bilirlerdi yani. Taş 1 liradan çekilir, genelde 5 taş çekilir. en fazla 12 yada 14 taş çektirirlerdi. Kart üzerinde bulunan her rakam için bir paket sigara alınırdı. , Tabi çift torbalı hileci bir tombalacıya denk gelinmediyse.

Tombalacılar, Bir elinde sigaraları ve torbası diğer elinde plastik numaralı kartlarıyla kahvehanelerde, birahanelerde gezerlerdi. Ellerindeki kartlar, yılbaşı tombalasında olan 15 sayının bulunduğu kartlara benzemez, plastik gibidir, tek sıra halinde 5 sayı vardır. toplamda 90 taş/sayı, 18 kart vardır. Rakamlar 1-19-37-55-73, 2-20-38-56-74 gibi 18 er olarak artar. Çekecek olan kişi kartını alır taşları çekmeye başlar, işin erbabı kart almaz “8’e çekiyorum” “15 ‘e çekiyorum” der taşları çekmeye başlardı, kartlardaki numaraları ezbere bilirlerdi yani. Taş 1 liradan çekilir, genelde 5 taş çekilir. en fazla 12 yada 14 taş çektirirlerdi. Kart üzerinde bulunan her rakam için bir paket sigara alınırdı. , Tabi çift torbalı hileci bir tombalacıya denk gelinmediyse.

Burhan Pazarlama; İstanbul Şehir Hatları vapurlarının şık giyimi, güzel ses tonu, kibarlığıyla ünlü seyyar satıcısı idi. ‘Kıvrak Türkçe’si, zeki esprileri, ‘firma’ yaklaşımıyla seyyar satıcılığı ‘pazarlamacılık’ düzeyine çıkardı. Burhan Demircan, bir dönem İstanbul’un en çok tanınan isimleri arasına idi. 7 yaşından beri İstanbul vapurlarında satıcılık yapan ‘Burhan Pazarlama’ lakaplı Burhan Demircan, uzun yıllar Boğaz hattınaki vapurlarda seyyar satıcılık yaptı. 1980’lerde en parlak dönemini yaşadı, 1990’larda TV’ye transfer oldu.

2- ÜÇ TEKERLEKLİ ÇEKÇEK VEYA AT ARABASI İLE GEZEN SEYYAR SATICILAR :

Zerzevatçılar Manav dükkânları, marketler bu kadar yaygın değil iken sebze ve meyveler semt pazarlarından ya da sokak sokak dolaşan zerzevatçılardan alınırdı. Zerzevatçılar, at ya da merkeplerin iki yanına sabahleyin kalın iplerle küfelerini bağlarlar, tüm sebzelerini yerleştirirlerdi, turfandacılık bugünkü kadar gelişmediği için çok çeşit olmaz, ancak mevsimlikler bulurdu. Her sebzenin küfedeki yeri ayrı olur, ortadaki eğerin veya semerin üstüne de dereotu ve maydanoz demetleri konurdu. Satıcılar, "zerzevatçıııı... Lahana, pırasa, ıspanak" diye bağırırlar, siparişler el terazisiyle tartılırdı. Dolu küfelerin yükü altında ara sıra ayak değiştiren hayvana da sık sık "çüşşş, bırsst" gibi durma komutları verirlerdi

Şişe ve gazete kağıdı toplayıcıları Kesekağıdı için gazete kağıdı kullanıldığı 80’lere kadar uzanan yıllarda, kağıdın hurda cüzi miktarda fiyatı vardı. Gazetenin kilosunu kaçtan alıyorsun diye sorulurdu. Kağıtlar, dergiler, okunmuş kitaplar ve de boş şişeler kağıtçılar tarafından evlerden toplanır, Seka kağıt fabrikasında eritilip mukavva olarak yeniden kullanmak üzere daha büyük toptancı hurdacılarda devredilirdi. 50’li, hatta 60’lı yıllarda toplanan boş şişe ve gazete kağıtlarına karşılığı para, tahta mandal, naylon leğen, kap olarak ödenirdi

Nayloncu  Mutfak ve hamamlarda kullanılan plastik leğenleri, plastik bidonları mutfak kevgirlerini, yıkama, saklama kaplarını, ekmek sepetlerini, tabureleri, sular çok sık kesildiği için büyük ihtiyaç olan musluklu depoları, çöp sepetlerini, mandalları, kovaları dağ gibi doldurulup, üç tekerlekli nayloncu arabalarıyla sokak sokak, kapı kapı “Nayloncu geldiiiii” bağırışları ile dolaşıp satardı

Eskiciler, Hurdacılar Önceleri sırtında çuvalıyla, sonraları üç tekerlekli çek çek arabası ile mahalle mahalle dolaşır, metal ağırlığı olan bozuk ve kullanılmaz durumda ki ev aletlerini hurda fiyatına toplardı. Bunlar çoğu zaman, tüplü TV ler, demir karyolalar, beyaz eşyalar, bronz heykel, kuş kafesi ayağı gibi demir objeler, inşaat artığı demir çubuklar türünden olanlardı. Bunlara ya toptan göz kararı bir fiyat verilir veya iple bağlanıp el kantarı ile tartılıp, hurda demir kilo fiyatı ile her zaman yok pahasına satın alınırdı. Hurdacılar bir nevi aracıydı, satın aldıkları ya geri dönüşüme ya antikacılara kar amaçlı satılırdı

Pamuk helvacılar Pamuk helvacının imalatı inanılmazdı, belki de en eğlenceli, görsel özelliği olan en zevklisi idi. Pamuk helvacının tekerlekli bir arabası, üzerinde pamuk helvayı yaptığı delikli bir tepsisi, camekanlı bir dolabı vardı. Kapalı bölümden elde edilen ısıyla toz şeker, gıda boyası ilavesiyle rengarenk pamuk hale getirilip tahta çubuğa sarılıp verilirdi. Yeni yapılan pamuk helva, görünüşte puf gibi kabarık, kocaman olurdu. Çubuğu alttan tutup pamuk helvayı yiyene kadar ağız çevrenize, burnunuza pamuk helva bulaşır, yapış yapış olurdunuz. Yine de pamuk helva yemek, yapılışını seyretmek çok zevkliydi






Kağıt Helvacılar Seyyar camlı arabalarda yada omuzunda sehpa, üzerinde tahtadan yuvarlak tabla, üzerinde boyalı çinkodan nakış ve resimlerle süslü kutuda satış yaparlardı. Ufak kağıda tutturarak  verdikleri helvanın hep ortadaki ballı kısmı en sona bırakıp ağır ağır yenerek bitirilirdi.  Kağıt helva, ya 2 ya yalın kat bazen de 6 – 8 kat oluyor. Bir de çay fincanı kadar küçükleri vardı. özellikle tezgahta satanlarda sakızlı ve susamlı helva çeşitleri de olurdu.

Halka Tatlıcıları, orijinal ismi halka tatlısı ancak halk arasında daha çok kerhane tatlısı olarak bilinir. Osmanlı devleti’nin son dönemlerinde kerhaneler halkın yoğun talep gösterdiği mekanlardı ve buraların önünde oluşan kuyrukların haricinde birileri daha vardı kerhane önlerinde: “Halka tatlıcıları” “içeriye gireceklere güç, kuvvet versin diye bol şerbetli ve gevrek bu tatlılar öyle bir rağbet gördü ki maalesef adı artık kerhane tatlısı diye söylenile gelmeye başlandı.

Şam tatlıcıları tepsiden Şam tatlı dilimlerini spatulayla ayırıp bilet kadar küçük kağıtla tutup verirlerdi. Şam tatlılarının hepsinde badem olmazdı, yine doyumsuzdu. Yerken dikkat edilen şey bademli kısmın sona bırakılması idi.

Salepçiler Salep yumru köklü bir otun dövülmesiyle elde edilen beyaz tozun, şekerli süt ya da su ile kaynatılmasından elde edilirdi. Özellikle kış aylarında salepçiler müşterinin ayağına hizmet götüren seyyar satıcılardı.

Dondurmacılar Çocukların en fazla yolunu gözlediği satıcılardan biriydi. Dondurma satıcısı “dondurmam kaymaaaak” diye a harfini uzatarak bağırır, kısa sürede çocukları başına toplardı. Dondurma kazanı metal külahının bir de havlu bağlı olan yan tarafa konmasıyla beraber tüm meraklı çocuklar başlarını uzatırcasına dondurmanın külaha dolduruluşunu beklerdi. Dondurma kazanı içinde de en fazla iki üç çeşit olurdu, kaymaklı, limonlu, belki bir de çikolatalı. Dondurmacı her defasında yarı beline kadar eğilerek kazanın dibinden başparmağının da yardımıyla, elindeki küçük dondurma kaşığına sert dondurmadan bir kaşık alır, diğer elindeki altı kesik dondurma külahına sıyırır, ikinci kaşık için bir kez daha dondurma kazanına eğilirdi.

Turşucular, bardaklara pancar renkli acılı turşu suyu doldururlar, acılı mı olsun diye sormadan “benim ki çok acılı olsun” diyen siyah önlüklü okullular, boğazlarının yanmasına aldırış etmeden, son damlasına kadar bardağı kafalarına dikerlerdi..

Acurcular, Sokağınızdan geçen acur satıcıları da vardı. Salatalık satışı henüz moda değildi. Acur ise her zaman bulunmazdı, bir nevi yabani salatalık gibi tanınırdı, köyünden şehre yerleşenler iyi bilirdi. Acur seçilir, soydurulur veya turşu yapmak üzere çarşıda, pazarda görmüşken alınırdı.

Hıyarcılar, ilkbaharın geldiğinin sokaktaki ticari göstergelerinden biri olan satıcılardı. “Sokakta hıyar yeme” talebine arzda bulunurlar. Bu satıcılar; soyacak ile hıyarı kabuklarından ayırır; ikiye veya dörde böler; tuzlayıp müşteriye uzatırlardı. Hıyarın soyulmasını izlemek ve sokakta dolanırken hıyar yemek garip bir haz vermekteydi.

Süt Mısırcılar, mahalleye gelip “süt mısıııeee” diye bağırarak onlarca çocuğun “abi ben bunu istiyorum” nidanlarıyla satış yapan insanlardır. aynı mısırcıdan iki üç defa aldığınızda sizi tanır ve bir sonraki sefer yanınızda para yoksa veresiye olarak size mısır verir.Aldığınız mısırı gazete kağıdında verenler kötü koçanda verenler iyi satıcılardı.En önemli problem tuz servisi sorununu çözememiş olmalarıydı.

Közde Mısırcılar, Genellikle yaz mevsimlerinde deniz kenarlarında, kalabalık caddelerde satılan, ateş üzerinde közlenen ve mis gibin kokan mısırlar satarlardı. El yanmasın diye mısırı püskülüylen birlikte verirlerdi. Bazıları vardır ki dişe, damağa adeta yapışıp kalırlar. bunlar yanlışlıkla haşlanması gerekirken közlenen mısırlardır.

Kasetciler, O dönemlerin bir diğer absürtlüğü seyyar kaset satıcıları idi. Bu abilerin tezgahları rengarenk posterler ile dolu olur, ne idüğü belli olmayan müzik sistemlerinde bangır bangır dönemin hit şarkıları çalardı. Bu kasetlerin tabii ki bir çoğu korsan idi.Seyyar kaset tezgahlarında ağırlık Türkçe albümler satılırdı, özellikle de o dönemlerde popüler olan arabesk, fantezi türündeki kasetler. Ama geniş kitleleri ilgilendiren albümler çıktığında, mesela yeni Michael Jackson albümü, bu tezgahlarda o albümleri de bulabilirdik.

Kasetciler, O dönemlerin bir diğer absürtlüğü seyyar kaset satıcıları idi. Bu abilerin tezgahları rengarenk posterler ile dolu olur, ne idüğü belli olmayan müzik sistemlerinde bangır bangır dönemin hit şarkıları çalardı. Bu kasetlerin tabii ki bir çoğu korsan idi.Seyyar kaset tezgahlarında ağırlık Türkçe albümler satılırdı, özellikle de o dönemlerde popüler olan arabesk, fantezi türündeki kasetler. Ama geniş kitleleri ilgilendiren albümler çıktığında, mesela yeni Michael Jackson albümü, bu tezgahlarda o albümleri de bulabilirdik.

3- SABİT SATICILAR :

Cadde kenarlarında,sokak başlarında,otobüs ve dolmuş duraklarının olduğu yerlerde, Stat önlerinde,okul önlerinde, bazen restoranların yoğun olduğu yerlerde bizzat işyerlerinin içine girip dolaşarak satış yapan o bulundukları yerler ile özdeşleşmiş satıcılar vardı.

Karpostalcılar, bayramda, yılbaşında tebrik amaçlı veya bir yere gidince gidilen yerin kartpostalını alıp dostlara göndermek geleneği vardı. Postacının getirdiği kartpostallar evde büfe üzerine dizilir veya iş yeri ise camlı masanın cam altına konur, uzun süre korunup saklanarak seyredilirdi. Kartpostal göndermek hatırlama, gönül alma biçimiydi. Bu nedenle sokaklar, meydanlar, okul önleri tellere takıp sergilenen kartpostalcılarla doluydu.

Şipşak Fotocular, Bir sokağın köşesinde veya Resmi dairelerin civarında çalışan fotoğrafçılar vesikalık dışında, talebeliğini, askerliğini bu kentte yapanların veya şehre gelenlerin bunu belgelemek için çektirdikleri fotoğraflardan para kazanırlardı. Bu fotoğrafların çekimi ise özel bir fonun (çiçek, kuş motifleri veya istanbul hatırası yazan) önünde yapılırdı. Fotocu siyah kolluklarını giyip, kutunun iki yanından ellerini sokarak karanlıkta fotoğraf kâğıdını yerine yerleştirip, sonra arka camda beliren görüntüyü kontrol etmek için siyah, büyük bir örtü ile fonun önündeki ahşap iskemleye oturtulan müşteriye bakardı. Sağ eli ile objektifin önündeki kapağı kaldırır, sol eli ile havada işaretler yaparak oraya bakılmasını sağlardı. Kendi pratiğine göre saptadığı bir zaman dilimi içinde kapağa birkaç daire çizdirir ve tekrar objektifin üzerine takardı. Önce görüntü kâğıdın üzerine “Arap” (negatif) olarak çıkartırdı. Makinenin üzerine konan bir ön aygıtla tekrar çekilerek pozitife dönüştürüp, kutunun içindeki yıkama işleminden sonra havlu ile kurulayıp verirlerdi.

Çakmakçılar, Genelde köşe başlarında çakmaklara gaz dolduran, çakmak taşı satan ve bir iki tane de çakmak bulunduran satıcılardı.

Tükürük Köftecileri, Maç öncesi stadyum önünde, konserlerin bitişinde kendisine her zaman yer bulur ‘tükrük’ köfte. Köfte hazırlanırken ele yapışmaması ve kolay bir şekilde biçimlendirerek şekil vermek adına tükürüldüğü söylenir. Tükrük köftesi yoğrulduktan sonra hafif bir şekilde suyla ıslatılır ve minik minik şekiller verilir. Lezzeti ve kokusu muazzamdır. Dana döş veya kuzu eti, suda ıslatılmış ekmek içi ve çeşitli baharatların karışımıyla elde edilir. Soğanı bolca kullanılır. Izgarada pişirmek lezzetini ikiye katlar.

Kokoreççiler, Paslanmazdan yapılma silindirik bir tezgahları vardır ve lezzeti veren közde kokoreçi döndürerek pişirmeleridir. Kokoreç tezgahının başına gider , közün sıcaklığını hissedilir, bir de kokusu ciğerlere çekilirdi. Kokoreççi üzerine montunu yeleğini, ve en üste önlüğünü giymiştir. Hemen yann taraftaki arabanın ekmek stoklanan yerinden ekmeği alıp yarımmı çeyrekmi olduğunu sorar. Köün önündeki tahta tezgahta kestiği kokoreçi küçük parçalara keserek ekmeğin içine doldurur. Lezzete ne domates, ne biber.. sadece biraz kekik biraz kırmızıbiber yeter…

Kestaneciler, En negatif düşünülen seyyar satıcılardır. Hep pahalıya sattığı düşünülür,en küçük kesekağıdını bulma becerisine sahiptirler ve o kese kağıdına müşterinin gösterdiği değil kendi seçtikleri kestaneleri koyarlar.Azıcık olduğu için çok tatlı gelir pahalıdır yanındakiyle paylaşması zordur, dibinde bir tane kalır ne yapacağını bilemezsin.

Simitçiler, Simitin yanı sıra açma,çatal,kandil simidi ve beze de satarlardı. Bazıları poğaça da satarlardı ama sadece poğaça satan tezgahlarda vardı.

Poğaçacılar,Pideciler ve Börekçiler, Her zaman onların sattıkları pastanelerde ve salonlarda olanlardan daha güzel gelirdi. Öğrencilerin ve çalışanların sabah kahvaltı duraklarıydılar hep.

Ayakkabı Boyacıları, Seyyar boyacılar olduğu gibi sabit boyacılarda vardı. Seyyar olanlar genellikle içinde ayakkabı fırçası, bez,cila, bulunduğu bir kutu taşırlardı.Sabit olanlarda bu kutu oldukça heybetli ve bir tasarım harikasıydı.

İşportacılar, Eskiden işportada ithal parfüm, deodorant ve makyaj malzemeleri işportada satılırdı Tabi “amor var amor ” nidalarıyla tezgahlarda prezervatif satışı da olurdu.