Geçenlerde bir arkadaşım, bir dostunun daveti üzerine klub veya bar tarzı bir yere gitmiş. Suzan Kardeş çıkıyor ve şarkı söylüyormuş. Ertesi gün bana anlatırken gittiği yerin benim yaşadığım Etiler apartmanındaki dairemizin alt katı olduğunu söyledi. Senin çalıp söylediğin mekanda artık ünlü sanatçılar çıkıyor diye takıldı bana... Evet bizim çocukluğumuzu yaşadığımız yerler,oturduğumuz evler şimdi İstanbul' da nereye gidilir diye internette arama yaparsanız bulacağınız yerler olmuş. İnsan geçmişte ne kadar güzel yerlerde yaşadığını farkediyor. Evet bizim Etiler'imizde ve yaknlarımızda çok güzel gidilecek yerler ve mekanlar vardı. Üstelik bizler oralara, -şimdi bizim eski evlerimizde yapılan barlara gelip verdikleri paraların yüzde birini vermeden- giderdik.

Sinemalar İlk Adreslerimizdi…
Yaşamımızın orta yerinde televizyon değil; sinemanın olduğu yıllar…
Türkiye’de 1960 ve 1970’li yıllarda sinemaya gitmek insanların gündelik yaşamlarının önemli bir parçasıydı. Bu yıllarda özellikle sinemalar, sinemaya gitmek, sinemada film izlemek hem eğlenmek hem sosyalleşme hem kamusal alanda
bir arada olmak, hem de farklı dünyalar, kültürler, yaşamlar üzerine deneyimler edinmek gibi çok kapsamlı bir rol oynamaktaydı. Filmler yurtdışında vizyona girdikten 1 yıl sonra Türkiye’ye gelirdi. Bazı filmler bir yıl boyunca vizyonda kalır, 2 bin kişilik sinema salonlarında aynı filmi defalarca izlerdik. Bazı sinema salonları 5 film birden yayınlayarak izleyici toplamaya çalışırdı. İşte bir döneme damgasını vuran sinema salonlarımız…devam…

Gidebileceğimiz çok fazla tiyatro vardı…
Yaşamımızın orta yerinde televizyon değil; sinemanın olduğu yıllar…
Türkiye’de 1960 ve 1970’li yıllarda sinemaya gitmek insanların gündelik yaşamlarının önemli bir parçasıydı. Bu yıllarda özellikle sinemalar, sinemaya gitmek, sinemada film izlemek hem eğlenmek hem sosyalleşme hem kamusal alanda
bir arada olmak, hem de farklı dünyalar, kültürler, yaşamlar üzerine deneyimler edinmek gibi çok kapsamlı bir rol oynamaktaydı. Filmler yurtdışında vizyona girdikten 1 yıl sonra Türkiye’ye gelirdi. Bazı filmler bir yıl boyunca vizyonda kalır, 2 bin kişilik sinema salonlarında aynı filmi defalarca izlerdik. Bazı sinema salonları 5 film birden yayınlayarak izleyici toplamaya çalışırdı. İşte bir döneme damgasını vuran sinema salonlarımız…devam…

Sevdiğimiz Müzisyenler ile, buluşma yerlerimiz de sınırlıydı…
Açıkhava Tiyatrosu’ndan yükselen tınılara kulak vermiş, Hemen biraz ilerisindeki Spor Sergi Sarayı’nda kapalı alanda konserler izlemiş, 1987 yılından itibaren Gülhane şenlikleri içinde konserlere gitmiş ve 1989 yılından itibaren Rumeli Hisarı konserleri ile yaz akşamlarını taçlandırmıştık. Taksim deki AKM de Opera ve Bale, Harbiye Şan tiyatrosunda müzikaller ayrıca bazı sinema salonlarında ise konserler seyreder ve dinlerdik. En yakınımızda ki yer olan Levent Melodi sineması ve Stüdyo 54 teki konserler sürekli takibimizde olurdu. Yine ENKA vakfı da 1989 dan itibaren bizlere birçok sanat etkinliği sunmuştu.
Türkiye’de stat konserleri 1992 yılında Bryan Adams’ın İnönü Stadı’nda verdiği konserle başladı, 1993 yazında ise doruğa ulaştı. Guns’n Roses , Elton John, Metallica, Bon Jovi, Scorpions, Michael jackson ve Madonna gibi ünlüler geldi …devam…

Sportif meraklarımız için duraklarımız…
Bizim nesil için akla spor denince futbol, geldiğinden şüphesiz ilk durak olarak özellikle delikanlılar için stad ve tribünler gelirdi…
Özellikle zorlu maçlar öncesinde geceden maçın heyecanı kaplamaya başlar bünyeyi,sabah kalkınca hemen stadın oraya gitmek ister insan, her zaman beraber gittiğin bir kaç arkadaşla en az bir gün önceden sözleşmişsindir de. Evde kahvaltıda iki lokma bir şey yenilir, kafaya takımın renginde genelde annelerin ördüğü bere çekilir yine örgü atkı boyna takılır ve varsa ki çoğumuz edinmeye çalışırdık bayrak ele alınır ve sokağa çıkılır. Yolluk ve stadda zamanın geçmesini sağlayacak sandviçler (evde hazırlanmamışsa bakkala hazırlatılırdı), Çekirdek başta kuru yemişler, gofretler poşete konur, içen için sigara tedariği yapılır (burada önemli husus yanına kibrit almak polis tarafından girişte toplalan çakmaktan uzak durmaktı), ve zaten dışarıda seni bekleyen kankalar ile durağa geçilip Dolmabahçe’ den geçen otobüs beklenirdi. Bayrak otobüslerin üst camından dışarı çıkarılıp maç agidildiği cümle aleme beyan edilerek yola konulurdu.…devam…

Sportif meraklarımız için önemli bir diğer mekan; Spor ve Sergi Sarayı…..
Seyircinin nefesiyle ısınan, uğruna yürüyüşler düzenlenen, tribünlerinde basketbol için besteler yapılan efsane bir salondu Spor ve Sergi Sarayı..
Bir dönem neredeyse bütün bir cumartesi gününü geçirdiğimiz mekandı. Futbol 1. lig maçlarından önce veya sonra mutlaka basketbol maçı olurdu ve bizler başlarda bu artık zamanları değerlendirmek için bu salona giderdik. Fakat yıllar geçtikçe basketbolda futbola nazaran daha net uluslar arası başarıları Türk Basketbolunun yakalaması bizi bu salona daha fazla çekti. İlk başlarda genelde “Steps” dışında bir şey bilmeyen bu geçici taraftar kitlesi kısa zaman sonra Basketbolu öğrendi ve sevdi.Alt kattaki büfeden tost yemek ritüeli de vardı ve orada dikilirken meşhur basketbolcularımızın hemen yanıbaşımızdan geçip salona girdiğini de görebiliyorduk. Tribünlerde sigara içmek yasaktı...…devam…

Diğer Faaliyetler için gittiğimiz yerler….
Eğlence için tercih ettiğimiz farklı mekanlarda vardı. Bunların başında Park ve bahçeler, Piknik alanları, Lunaparklar, Sirkler gelirdi..
Birde bizleri kaynaştıran gençliği bütünleştiren Spor sergi Sarayında yapılan Müzik yarışmaları , Halk oyunu yarışmaları vardı. Büyük bir heyecan verirdi o günlerin gençlerine. Seyretmeye gidecekler için bir yıl boyunca beklenilen, yarışmacı olanların bütün bir yılı çalışarak geçirip o günkü ilk sahne deneyi heyecanı yaşamayı bekledikleri Milliyet gazetesinin düzenlediği yarışmalar..…devam…

Dans edeceğimiz yerler bir elin parmakları kadardı…
Ergen kızlarla delikanlıların ‘dikey sevişme’ diye de literatüre geçmiş tek fiziksel teması için bir büyük eşliğinde annelerin kızların gitmesine izin verdiği bir kaç dikotekte veya gündüz gözüyle tertiplenen masum okul çaylarındaki slow danslar…..
80’li, 90’lı yıllarda; reşit olup da girmek, içerisinin ne menem bir yer olduğunu görmek için kafayı yediğimiz yazlık diskolar vardı. bizden büyükler ballandıra ballandıra sanki orası bir uzay üssüymüşcesine bu yerleri bize anlatırlardı. 18’i geçip de girince gördük ki beyaz duvarlar ve dönen renkli bir toptan başka da bir şey yokmuş. kolalar, biraların da sıcak olması cabası. Ama kış içinse durum farklıydı. zaten tek tük disko vardı ve ebeveynlerimiz her daim buranın kötü olduğunu empoze etmeye çalışırlardı., gitmememiz konusunda uyarırlardı. 18’e gelince buna da girip baktık tabii ki. burasının da yazlık diskolardan tek farkı, loş olması ve içerisinde okuldan kaçıp öpüşmeye gelen insanların olmasıydı.…devam…

Oturmaya gitmediğimiz Tavernalarımız vardı…
Bizdeki “meyhâne” veya “içkili lokanta” gibi yerlerin Yunanca’daki karşılığı olan “taverna”, 1980’lerde müzik piyasasında bir tür olarak âdeta “patlamıştı”……
Zaten Ferdi Özbeğen ile başlayan “piyanist şantörlük” diye bir şey vardı. Bunun üstüne önce yemek müziği, sonra da “kurtları dökmek” için hareketli müzik ihtiyacı gelince, “tavernaya gitmek” diye bir şey ortaya çıktı.Artık doğum günleri tavernada yapılıyor, nişan ve düğün törenleri taverna ortamında düzenleniyordu. Diskoların, gece kulüplerinin, müzikhollerin pabucu dama atılmıştı. Artık devir, “tavernacılar” devriydi.…devam…

Sıradan olan bizlerin, sıradan olmayan anlarımızı ortaya döktüğümüz yerlerdi “MEYHANELER”…
Meyhane, Türklerin yaptığı en güzel şeylerden birisi olan rakının yuvasıdır, dost meclisidir meyhaneler; acıların, mutlulukların, kutlamaların en içten duygularla paylaşıldığı yerdir. Kullandığımız “çilingir sofrası” sözüyle anlatılmak istenen olay ; meyhanede masaya oturanlar belirli bir kadehten sonra duygularını en içten şekilde yaşayıp dost meclisine dökerler bu masanın müdavimleri de her derdi her sıkıntıyı en iyi dinleyen insanlardır. Tüm dertlere çözüm üretilir her açılamayan kilit çözülür işte bu yüzden aslan sütlü masalara çilingir sofrası denir.
işte günümüzde “NEREDE O ESKİ MEYHANELER?” dedirtecek kadar değerli o mekanlar.…devam…

Bazıları şehrin temel yapı taşları haline gelmiş, bazıları tatları ile hatıralarda kalmış Restoranlara gitmek nasip oldu bizlere….
Lokanta kültürü özellikle İstanbul’da giderek gelişse de 80’lerin sonuna kadar lokanta ve restoranlar belli bir sayının üzerinde değildi. 80 öncesi dışarıda yemek yemek sadece ekonomik düzeyi düşük sınıflar için değil aynı zamanda orta sınıflar için de az tecrübe edilen bir olguydu. Restorana gitmek ancak arada bir yapılabilecek ve kutlama gibi sebeplere ihtiyaç duyacak bir konuydu. 85 sonrasına kadar bu lokantalarda çok çeşitlilik yoktu. Genelde köfte ve Et ağırlıklı restoranlarda İskender özel bir yer alırdı. İş muhitleri dışında öğle yemeği için lokanta tercihi çok nadir bir durumdu. İşte az sayıda olsa da bugün hala net hatırladığımız o restoranlar….devam…

Cafe lerimiz yoktu çay bahçelerimiz vardı…
Eskiden çay bahçelerimiz vardı. Adından da anlaşılacağı üzere sonu bahçeyle bitiyordu. Kış aylarında kapalı, kaderine terk edilmiş, her tarafını ot ve yaprağın kapladığı alanlardı. Yaz aylarında ise genelde bir çınar ağacının gölgesi merkezli, denize, manzaraya nazır yerler tercih edilirdi. Bizler bu yer konusunda çok şanslı bir bölgede oturuyorduk ve tercih edeceğimiz çok mekan vardı. Kış aylarında ise bu ihtiyacımızı muhallebiciler pastaneler ve kafeteryalar ile karşılıyorduk. Bu alanlarda da alternatifimiz az değildi…..devam…

Yüzmek için yer çoktu üstelik bedavaydı…
“İstanbul’un her yokuşu denize inerdi. Bir yaz şehri olan İstanbul, kıştan kurtulur kurtulmaz deniz kenarları insanla, sandalla dolardı….
1960- 80 yılları arasında plajlar İstanbul için sadece denize girilen yerler olmakla kalmayıp, kaliteli vakit geçirilen, eğlenilen karşılaşma mekanları haline gelmişdi. Bu yıllar arasında çocukluğunu yaşamış bizler, İstanbul’un plajlarından yetişmiş son nesiliz belkide. Şimdi eskiden halkın nefes almak, dinlenmek ve güzel vakit geçirmek için boş zamanlarında koştuğu “eski İstanbul plajlarını” ve bu plajların haricinde nerelerden denize girdiğimizi hatırlayalım…devam…

Yüzmek için yer çoktu üstelik bedavaydı…
1960- 80 yılları arasında plajlar İstanbul için sadece denize girilen yerler olmakla kalmayıp, kaliteli vakit geçirilen, eğlenilen karşılaşma mekanlarıydı…
Bu dönemde, Rumeli Kıyısı, Haliç, Boğaziçi-Anadolu Yakası, Anadolu Kıyısı, Boğaziçi-Rumeli Yakası ve Adalar’da belli noktalarda halka açık plajlar vardı.…devam…
